Uçan hipopotamı düşünmezken düşünülenler / Mehmet Erkurt

Önceliği karakterlerine, onların elle tutulur gerçekliğine, doğallıklarına, özgün ve ayrışmış seslerine veren Servi’nin, yazdığı öyküden öncelikle bir okur olarak zevk aldığını hissettim.

Uçan Hipopotamı Düşünme
Hanzade Servi
Editör: Özlem Akcan
Kırmızı Kedi Çocuk Yayınları, 192 sayfa

Çocukluğuma dair hatırlamayı en sevdiğim anlardan biri, Atilla Atalay’ın Sıdıka kitaplarına dalıp gittiğim saatlerdir. Bir yaz tatilinde Öpücük Balığı- Fabrıga’ya başlamış, daha sonra Atalay’ın bulduğum ne kadar kitabı varsa almış, okula giderken en az bir tanesini çantamda taşımış, hepsini okuduktan sonra da baştan başlamıştım. Kim bilir kaç kez üstelik. Sevdiğin bir kitabı tekrar tekrar okumanın, içten ve dıştan gelen o “okunacak çok şey var” baskısıyla örselenmediği, en azından bunu yüzeyden baskılayan yetişkin sesin bir şekilde kulak arkası edildiği yıllardı. 

Ortaokuldaki Sıdıka hayranlığım, üniversitede Atilla Atalay’ın bu eserine duyduğum bambaşka bir saygıyla bütünleşti. Ama yaşım kaç olursa olsun, bu kitapların hatırası aynıydı: Doğallıkla atılan kahkahalar. Büyüdükçe azalan, şimdilerde eski ihtişamına kavuşturmaya çabaladığım o kahkahalar. Diyaloğun gücünü o kitaplarda, tam da sözünü ettiğim kahkahaları atarken keşfetmiştim. Bu gücü daha önce izleyerek, dinleyerek hissetmeye Devekuşu Kabare’nin oyunlarından aşinaydım ama resimsiz bir metinde bu gücü duyumsamak, sizi içten sarsan o mizahı hissetmek bambaşkaydı. O yüzdendir ki bir eserin bende karşılık bulması hâlâ büyük oranda diyalogların doğallığında, yaratıcılığında, zekâyla ve dilin potansiyeliyle bütünleşebilmesinde yatar. 

Kitaplarını ilgiyle takip ettiğim Hanzade Servi’nin yeni romanı Uçan Hipopotamı Düşünme, konusundan ve kurgusundan, meselesinden ve politik duruşundan öte, bana ustalıkla kaleme alınmış diyaloglar okumanın keyfini yeniden hatırlattı. Daha birkaç sayfa okumuştum ki, on üç yaşıma geri döndüm. Gülüyordum, hem de omuzlarım titreye titreye.

“Özel çocuk” kavramına, dışlanmışlığa ve topluma dâhil edilmeye dair mucit ruhlu bir roman, Uçan Hipopotamı Düşünme. Yetişkinlerde bambaşka kaygılarla, kimi zaman bilinçsizce örselenmiş insani duyarlılığı yeniden uyandırmaya çalışan üç çocuğun hikâyesi, aynı zamanda bir parlak fikirler geçidi. Farkındalık psikolojisi üzerine oyunbaz bir kurguyla örülen hikâyede Kutlucan, Genç ve Dünya adlı üç kuzen, komşuları Kayaer Demiryüreklioğlu’nu (namıdiğer KayDem’i) mutsuz eden şeyin ne olduğunu merak ederler. Buldukları gizemli mektup onları, bütününe parça parça eriştikleri bir aile hikâyesine, büyük bir ayıbın telafisine ve farkındalık uyandırma amacıyla kuracakları yaratıcı planlara götürecektir.

Önceliği karakterlerine, onların elle tutulur gerçekliğine, doğallıklarına, özgün ve ayrışmış seslerine veren Servi’nin, yazdığı öyküden öncelikle bir okur olarak zevk aldığını hissettim. Diyaloğu önce karakteriyle bizzat kurduğuna, onların sesini önce kendisinin duyduğuna emin oldum. Anlatıcının hayata dair çıkarsamalarında, yorumlarında, vurgularında, kendisiyle dalga geçişlerinde, zaaflarını dile getirişinde ve diğer karakterlerin tepkilerinde yazarın eşliğini duyumsadım. Karakterleri bu denli otantik kılan şey yazarın onları yalnızca etraflıca tanıması değil, aynı zamanda onları hakiki kılacak şekilde seslendirmesiydi.

Kitaptaki diyalog ustalığı yalnızca karakterler arasında değil, aynı zamanda anlatıcı ve okur arasında da kendini gösteriyor. Kutlucan Can’ın kendi adını ve soyadını söyledikten sonra metinde bir paragraf boşluğu vermesi ve “Burayı gülmen için boş bıraktım,” demesi, kitaptaki yaratıcı geçişlerden yalnızca biri. Ergenliğin başlarındaki bir çocuğun eleştirel zekâsı, anlatının iskeletini oluşturan yapıtaşlarından biri. Özsaygı, kendine merhamet, anlatıcının gözünden kavramsallaştırılıyor. Biyolojik tanımlarla kısıtlanan, -özellikle son zamanlarda- dışlayıcılıkla, ötekileştiricilikle, merhametsizlikle öne çıkarılan aile kavramının sınırları, bir apartman metaforu üzerinden genişletilirken, hak ettiği sıcaklığa, kapsayıcılığa kavuşuyor. Kutlucan’ın hayata ilişkin sorularını yazdığı defter, yetişkin dünyada gözlemlediği çelişkilere ilişkin notları, -ki bunu Ayşe Güren’in Miryalı Sarp Sakin’e Göre Dünya’sında da yoğunlukla görürüz- günün sonunda da “Hiçbir konuda, gerçek anlamda sonuca varamıyorum,” demesi, soruların büyümekte ve hayatı ileri taşımadaki önemini hatırlatıyor. Çünkü, Kutlucan’ın da vurguladığı üzere, “kimse düşünmenin sıkıcı bir hobi olduğunu iddia edemez.”

Çocukların, kendilerini anlatırken ve “çocuk olmayı” kavramsallaştırırken giriştikleri sosyal ve psikolojik temellendirmelerde yer yer yetişkin sese kaydıklarını düşündüm. Çocukluktaki samimi meraka ve bunun büyüdükçe yerini tek tipleştirici önyargılara bırakmasını anlatırken, yazarın son derece haklı, anlaşılır ama bir o kadar da yetişkin bir berraklıkla tınlayan öfkesini duydum. Karakterler gözümün önünde bir tiyatro sahnesindeymiş gibi canlanırken, ilk dörtte üçlük kısımda mizaha ve dolaylamaya duyulan güvenin, aslında son çeyrekte de büyük ölçüde sürdürülebileceğini; böylece son diyaloglarda yer yer blok hâline gelen açıklayıcı cümlelerin yerine romanın özgün anlatı sesinin kapanışa kadar devam edebileceğini hayal ettim. Bununla birlikte, kitaptaki parlak fikirlerden ve kurgudaki inceliklerden bazılarının son sayfalarda, şaşırtıcı bir şekilde ve kitabın esas meselesine eşlik eder bir yaratıcılıkla ortaya çıkması sayesinde, kendimi yeniden ilk sayfalardaki duygu ve zihin rayında buldum.

Elimde kurşun kalem, sevdiğim ya da kahkaha attığım cümleleri çizerek okuduğum, kalemtıraşa da birden çok kez ihtiyaç duyduğum bir roman oldu Uçan Hipopotamı Düşünme. Aklımda uçan hipopotamlar, şimdi sıra okuyacağım yeni bir Hanzade Servi romanında. 

https://www.iyikitap.net/2022/10/05/ucan-hipopotami-dusunmezken-dusunulenler/